karga awdio

İyi Yolculuklar George Amca

Tüm güzellikler için teşekkürler...

George A. Romero birçoğumuz için ve doğal olarak zombi filmlerinin şahı olarak hayatımızda yer alır. Oysa ki bana sorarsanız tanıdığım çoğu (özellikle korku bağımlısı) sinefili için yakın arkadaşımın sinema ile uğraşan amcası / dayısı hissiyatı vardır. Rahat bir akrabadır, içkili ortamlarda denk gelirsiniz, sizinle konuşur, heyecanla anlatır. Bazen kendi filmlerinden bazen de keyifle hayranı olduğu North by Nortwest'ten yürütebilir sohbeti. Romero tıpkı sevdiğimiz diğer yaratıcılar gibi fiziksel olarak hiç tanımasak bile hep yakınımızdaki birisiymiş hissi uyandıranlardan. Sevenlerinin ona duyduğu hayranlık bir “fan” takıntısından daha çok yakın bir dostun işlerine içten bir saygısı gibi.

Geçmişte otantik zombi filmlerinde karşılaştığımız, bir robotmuşçasına büyücüsü ya da sahibi tarafından görev yüklenilmiş çürümüş bedenlerin yerine bizleri daha gerçekçi ve “olabilir yahu” dedirtecek ölüler dünyasına sokan Romero oldu. George’un yaptığı, tatile gitmek için can attığınız, 40’lar ve 50’lerin “yerli-yamyam-vahşi” göndermeli, tehdit altındaki şehirli beyaz kahramanların olduğu zombi filmlerini daha akıllıca ve gerçekçi bir dünyaya taşımaktı. İlk filmden itibaren ırkçılık, ayrımcılık ve oldukça yoğun bir şekilde çevre kirliliği ile tüketim bağımlılığına doğru ilerleyen bir anlatımı tercih etti.

Romero’nun ölüler dünyası yıllar geçtikçe akıllandı, eşya kullanmaya, stratejiler geliştirmeye başladı. Seri ilerledikçe anladık ki üstad zaten ölülerden değil daha çok için için birbirimizi ya da hiç olmadı kendimizi ruh anlamında öldürdüğümüz düz, düşüncesiz, iradesiz ve sürüleşmiş insanlığın kendince karanlık geleceğini  anlatıyor.

Karşılıklı otururken, sohbet ederken bile elimizden düşürmediğimiz, gözgöze bakmak yerine LED ekranların yapay ışığına bakmayı tercih ettiğimiz, vicdanlarımızı bir popülerlik butonuna  çevirdiğimiz yeni bir dünyada Romero’nun zombi karakterleri yerine kendimizi koysak pek bir değişiklik olmadığını, aradaki tek farkın çürümemiş etlerimiz olduğunu gayet rahat görebiliriz zaten.

Bugün Night Of The Living Dead (1968) gibi bir yapımı sıkıcı bulan korku meraklısı dostların devrindeyiz. Neyse ki Romero bizi zamanında yakaladı da korku denen illetin insanın ta kendisi olduğunu hatırlattı. Bu sayede hem hayata bakışımızı hem de sinegözlerimizin beklentilerini değiştirenlerden oldu. Kendisi de zamanın getirilerinden tabii ki bolca faydalandı doğal olarak ama efektler  ve yapay ışıklar ile dolu bir dünyadan çok daha korkuncunun bunların neredeyse çok azının olduğu, daha gerçekçi bir yansıma olduğunu anımsattı her izleyişte.  Yıllardır her bodrum katına girişte veya boş bir alışveriş merkezinin yakınından geçerken hissettiğiniz tedirginlikte, “ye, iç, yat” diye bağıran reklamlarda yaşadığınız huzursuzlukta Romero amcanın katkısını unutmayın. Tabii ki tüm o alt metinlerin yanında bu neşeli ve tatlı adam sinemanın keyif ve eğlence olduğunu da hiçbir zaman unutturmadı. 

Tüm güzellikler için teşekkürler ve iyi yolculuklar.  

Murat Mrt Seçkin // Temmuz 2017



GERİ