karga awdio

Yorum: Supersonic

Amy’nin yapımcısından Oasis nostaljisi

Oasis’in bir belgesele ihtiyaç duymadığını düşünebilirsiniz. Zaten dışa dönük ve konuşmayı seven Gallagher’ın kardeşleri yakından takip edenler için pek gizlisi saklısı yoktu. Tabloid gazetelerinin sevdiği tiplerdi. Ama birkaç rakam verirsek Senna ve Amy isimli belgesellerle adını duyuran Asif Kapadia’nın (Gallagher Kardeşlerle beraber) yapımcılığını, Max Whitecross’un da yönetmenliğini üstlendiği yapımın hak edildiğine katılabilirsiniz. Oasis 2009’da dağıldığında 70 milyon albüm satmıştı. 1995 tarihli 2. albümleri (What's the Story) Morning Glory? halen İngiltere tarihinin en çok satan 4. albümü. 1996’daki ve 2 gecede 250 bin kişinin izlediği Knebworth konserlerine 2,5 milyon bilet başvurusu yapılmış ki bu da bir rekor. Listelerde ilk 10’a 22 tane şarkı sokmuş tek grup ve dahası… Tüm bunları düşündüğümüzde bu fenomenin nasıl gerçekleştiğini Manchester’lı iki dik başlı, orta sınıf çocuğunun nasıl bunları başardığını da görmek mantıklı.

Oasis bizim memlekette de pek sevilmedi aslında. Anlaşılabilir bir durum. Son derece kıl, sabit fikirli, “okumaz bu” diyebileceğiniz adamlardı (hatta “holigan” tabiri kullanılırdı), herhangi bir virtüöziteye sahip değillerdi, eski müziklerden biraz fazla “esinlenmeli” şarkıları vardı ve çok popülerlerdi. Bunlar iyi özellikler değil. Brit Pop genel hatlarıyla ‘90’lardaki Cool Britannia, Thatcher-sonrası Blair liberalizmiyle gelen pozitif bir havanın nağmeleriydi. Oasis’in en büyük şansının bu zamanlama olduğunu söyleyebiliriz. Grup uzunca zaman debelendikten sonra 1994’te birden çıkışa geçiyor ve 1996’da da zirvesini yaşıyordu. Bu çıkışın enteresan bir noktası da ilk 45’likleri “Supersonic”in Kurt Cobain’in intiharından sadece 6 gün sonra yayınlanması. Amerikan bazlı metal, grunge, punk ve rock’ın dosyasının trajik sonuyla, ecstacy ve klüp kültüründen yorulmuş İngilizlerin gitara yeniden dönüş anı. Noel’in şarkılarının basitliği o dönem gitarla tanışan gençler için de bir artıydı. Akor basmayı öğrendiyseniz tamamdı. Şarkıların başka bir şeye ihtiyacı yoktu. Tribün hassasiyetlerine sahip olmaları (her ikisi de gönülden Manchester City taraftarı) kitlelerin onları kendilerine yakın hissetmelerini sağladı. Ve o basit, orta sınıf halleri (giyim tarzlarına bakmak yeter) ve tahminimce pozcu olmamaları da bu belgeseli ilgi çekici kılıyor.

Belgeselde Gallagher kardeşlerin de yapımcı olması Amy’deki “her açıdan” yaklaşma cesaretini bayağı törpülüyor. Onların kendileriyle yüzleşmek istedikleri kadarını görüyorsunuz. Noel yetenekli şarkı yazarı lider, Liam da afacan, yaramaz küçük kardeş rolleriyle kendilerini gösteriyorlar. Ve tabii sadece popülerliklerinin zirvesi dönemlerini konu almaları ve 2000’lerden hiç bahsedilmemesi hoş değil. Grubun 2009’da dağılmasına kadar olan kariyerlerinin bütünü ele alınsa daha faydalı olurdu. Herhangi bir trajik durum olmaması, grubun azalarak biten manalılığı da belgeseldeki hikâyeyi törpüleyen durumlar. Blur ile olan kavgaları (Noel, Blur için “Umarım Aids olup ölürler,” demişti. Ama şimdi araları iyi) gene Noel’in Blair destekçiliği (“Sadece Biz ve Tony Blair bu ülkenin genç insanlarına umut aşılayabiliyoruz.”) Amy’ye benzer şekilde arşiv görüntülerinden oluşan ve konuşan-kafa görmediğimiz yapımın montajı ise oldukça başarılı.

Yapımda, Noel Gallagher Knebworth konserlerinin internet öncesi son önemli “biraraya gelme”lerdern biri olduğunu söylüyor. Bir yandan Oasis’in son harbici anaakım rock grubu olduğu da bunun alt metninde yatıyor. Gallagher tarzı braggadocio. Bunun kararı sizin. Oasis için “zamanlama çok iyiyidi, şanslılardı” diye kestirip atmak kaba olur belki ama durum biraz da bunu gösteriyor. Arkasından gelen Coldplay, Muse gibi anaakım, popüler rock gruplarının hiçbirinin Oasis’in çıktığı mertebeye erişemediği de bir gerçek. Hâlâ da ara sıra “Talk Tonight”, “Slide Away” gibi şarkıları dinlemek de iyi gelebiliyor.

Fragman:

Knebworth’ten “Morning Glory”:

Paul Weller’la “Talk Tonight”:

Utkan Çınar / 18.11.2016



GERİ