karga awdio

#KargaPazarSineması No: 13

Adaletini yediğimin dünyası...

Yine bir pazar günü ve kış yüzünden hava erken kararmakta. Ben de evde canı sıkılan ve internetin korsan dünyasında neşeli yolculuklara hazır bünyelerimize iki film tavsiyesinde bulunayım dedim. Böylece uzundur ara verdiğim #KargaPazarSineması serisine de belki yeniden başlamaya bahane olur. 

Bugünkü takıntım adalet sineması.

Memleketimizde hep gözümüze çarpar adalet mülkün temelidir." diye. Tabii ki oradaki mülk mal ve varlıktan değil devletten bahseder. İşin ilginç yanı bu ülke kurulduğundan beri gözümüze soka soka ve son 15 yıldır da saklama ihtiyacı hiç duymadan adalet gücü elinde tutmak için bir araca döndü. O cümlede geçen devlet artık gerçekten birilerinin terk etmek istemediği bir mülke dönüştü. Mülkü bırakmamak için de doğal olarak yıkılmamasını sağlayacak adalet  mülkün sahiplerinin istediği şekilde yenilendi. Temel içine bin  türlü çöp karıştırılarak sağlamlaştırıldı. "Benim mahkemede işim olmaz" diyenlerdenseniz anayasanın varlığını ve değiştiğinde nasıl da mahkeme salonlarına gitmeden ceza yediğinizi veya her gününüzü o salonlarda geçirebileceğinizi göreceksiniz ya da göreceğiz hep beraber.

A CRY IN THE DARK

1988 // Fred Schepisi

...dingoes ate my baby...

Lindy (Meryl Streep) kızı Azaria ile kamp yapar. Azaria bu kamp sırasında kaybolur. Polis bedeni asla bulamaz ve anne cinayet ile suçlanarak mahkemeye çıkarılır. İşin kötü yanı anne hep aynı şeyi iddia etmektedir ; “Dingolar bebeğimi yediler”. Anneye göre Avustralya'nın meşhur vahşi köpekleri dingolar kızını kaçırmış ve yemişlerdi. Ancak elinde bunu kanıtlayacak herhangi bir delil yoktur. Seksenlerde gerçekleşmiş gerçek bir hikayenin uyarlaması olan film için şimdiden söyleyeyim, drama sevenler yaklaşmasın. A Cry In The Dark doksanlar popüler sinemasına henüz tam girmemiş olan kameramızı seksenlerin arada kalmışlığı ile kullanıyor.

Her şeyden önce Streep ve Sam Neil’in performansı için ve başarılı drama etkisi için seyredilmesi gereken bir yapım. Mahkeme filmlerinin temelini oluşturan “gerçekten suçlu mu, değil mi sorusunu” bolca sorduran, gerçek olayın üstünü gereksiz yere süsleyip püslemeyen yapısı ile de rahatsız etmiyor.

Hepsini boşver, bir filmde Meryl Streep varsa ben onu zaten izlerim, iyi veya kötü olsun.

...AND JUSTICE FOR ALL

1979 // Norman Jewison

Amerikan vatandaşlık yemini böyle der; "Herkese adalet..."

Arthur (Al Pacino) ise Baltimore'da hukuk çevresinde herkesin birbirini tanıdığı bir ortamda iddia edildiği üzere mükemmel işleyen bir Amerikan adaletinin olmadığının farkına varıyor. Kendisi çevresinde oldukça dik başlı ve başarılı bir avukat olarak bilinmekle beraber savcılar ve hakimlerle arasında sürekli sıkıntı yaşanmaktadır. Anlaşmalar, ayarlamalar ve adaletin işine gelen kısmının açıklarından faydalanarak işlerden sıyırmalar Arthur'un iyice gözüne batmaya başlamıştır. Tek etiği "sanıklar da insan" olan avukatımız bu temele rağmen komisyon tarafından incelenmektedir ve tam da bu sırada hiç sevmediği bir hakimin davasını almak zorunda bırakılır. Bu noktadan sonra Arthur sistem mi yoksa vicdan mı tercihini yapmaya zorlanacaktır.

And Justice For All her şeyden önce yetmişler sinemasının o rahatlatıcı pastel tonları içinde seyrediliyor. Bu da içerik ne kadar rahatsız edici olursa olsun o dönemin filmlerine "evet bu sinema işte" havasını veriyor. Kendi adıma bu dönemin filmlerinden etkilenmemin en büyük sebeplerinden biri bu sanırım. Bu film ile ilgili en güzel yan ise samimiyeti. Ne baş rolü bir kahramana çeviriyor ne de dünyayı değiştirmek gibi bir misyona kalkışıyor. İşin doğrusu yönetmen aslında düzeltmek istiyorsak delirmeye de hazırlıklı olmamız konusunda bizi uyarıyor.

Filmin sonunda Arthur'un yalvarark söylediği cümle sizin de klınızdan geçecek; "Onlar sadece insan..."

Murat Mrt Seçkin // Ocak 2016

#KargaPazarSineması

 

 

 

 



GERİ