karga awdio

2015'ten eleğin üstünde kalanlar #2

Belgeseller

2015 yılı bolca kaliteli belgeseliyle artık bu janrın da ne kadar üst seviyelere çıktığını gösterdi ve bir tür filmi gibi eleştiri süzgecine tabi olmasını gerektiriyor. Sene içinde de değindiklerimiz olmuştu, aşağıda yılın bir çetelesini bulabilirsiniz.

Müzikle başlamalı. Öncelikle yılın başat işlerinden Kurt Cobain üzerine Montage of Heck, Amy ve Elliott Smith üzerine olan Heaven Adores You’yu değerlendirmiştim. (Ulaşmak için isimlere tıklayabilirsiniz.) O yüzden onları geçelim. Geçtiğimiz yılların en önemli ve popüler gruplarından Daft Punk’ın Unchained’i, günümüzde pop’u kontrolüne alan bu grubun hikâyesini başarılı bir şekilde stilize edip doğru isimlerle anlatıyor. 2 Fransız ergenin doğru kararlar vererek, doğru isimlerle çalışarak nasıl dünyanın en popüler gruplarından biri haline geldiğini görüyoruz. İşin ticari yanında adeta müziğin Steve Jobs’ular. Bu yıl belgeselleri aslında biraz geç kalmış iki isim daha şanlarına yakışır muameleyi gördüler. Jaco ile başlayalım. Bass gitara bakışı kökünden değiştiren çok önemli bir müzisyen olan Jaco Pastorius’un hikâyesini, yapımcılığı Metallica’nın basçısı Robert Trujillo ve oğul John tarafından üstlenilen bu belgeselde görebiliyoruz. Konuşan kafaların doğru seçimi (bir tek; Sting var da Les Claypool niye yok?) ve bolca muazzam Pastorius bestesinin yardımıyla özellikle müzisyene aşina olmayanlar için çok başarılı bir belge. Bir diğeri ise efsane isim Nina Simone üzerine. Bobby Fischer ve Marilyn Monroe üzerine işleriyle tanıdığımız yetenekli yönetmen Liz Garbus’un çabasıyla filme çekilen What Happened, Miss Simone? da önemli bir belgesel. Tarihin en nev-i şahsına münhasır isimlerinden, zorlu özel hayatıyla, aktivizmiyle, harika piyanistliği ve vokaliyle Nina Simone’un hayatı gerçek bir senaryo. Onun da çok keyifli canlı performansları, kendi sesi ve yakınlarının tanıklıklarıyla dört başı mamur bir yapıt.

Spor’a geçelim. Mike Tyson prodüksiyonlu Champs, bu sporu sevseniz de sevmeseniz de bilmediğimiz bir hayatın mitleştirilmeden başarılı bir yansımasıydı. Tyson ve zamanında en önemli rakibi olan Evander Holyfield ile Bernard Hopkins’in kariyerlerindeki çıkış ve düşüşleri gayet samimi bir şekilde dile getiren belgeselden fazla stil beklemek zaten mantıklı olmazdı. Hikâyeler yeter. Bu arada ESPN, 30 for 30 serisini yapmaya devam ediyor. Ve her bölümde hakikaten çok ilginç spor hikâyeleri izliyoruz ve bu konuda kurgu filmleri solda sıfır bırakıyor. Yani Moneyball veya He Got Game gibi filmlere hiç ihtiyaç bırakmıyor. Bunun güzel bir örneği de bu yılki seriden The Prince of Pennsylvania’ydı. Aslen Foxcatcher isimli filmde anlatılan hikâyenin gerçeği. Ve çok daha etkileyici. Sadece Amerika’da olabilecek çok garip bir hikâye. Gascoigne’da konu o kadar iyi ki, belgeseli başka yönlerden değerlendirmek zor. ‘90’ların fenomen İngiliz topçusu Paul Gascoigne’ın fırtınalı kariyerine ve hayatına bakan yapım, bunu Gazza’nın dilinden yapıyor. Jose Mourinho ve Wayne Rooney’nin neden orada olduğunu anlamasanız da Gary Lineker’in tanıklıkları da önemliydi.

Alex Gibney’i 2005’teki Enron belgeseliyle tanımıştık. Sonrasında Lance Armstrong (The Armstrong Lie), Hunter Thompson ve Fela Kuti (Finding Fela) gibi önemli isimlerin üzerine yaptığı işlerle belgesel dünyasında kredisini gayet arttırmıştı. 2015’te 2 önemli işle karşımızdaydı. Scientology üzerine hazırladığı Going Clear: Scientology and the Prison of Belief, gayet magazinel bir tartışma üzerinde yürüyen bu “din”in iç işlerine görmediğimiz kadar yakından bakıyor. Tabii ki çok gizli bir cemaate sahip olması Gibney’in işini kolaylaştırmamış. Belki biraz erken davranmış da diyebiliriz. Sonunda açığa kavuşmayan şeyler kalıyor. Gibney’nin Steve Jobs belgeseli ise bu tartışmalı teknoloji tanrısı üzerine olan tüm tartışmaları bitirecek güçteydi. Öyle ki Danny Boyle’un Steve Jobs biopik’inin tamamen gereksiz kılıyordu. Jobs’un hayatını gayet objektif bir şekilde anlattığı ve bu yüzden çokça hakarete uğradığı Steve Jobs: The Man in the Machine, bu tartışmalı ismin hem iç dünyasına hem de karanlık yüzü olan tavizsiz kapitalist karakterine yeterli zamanı ayırıyor. Sıkıcı bir hale gelen Jobs dosyasını da kapatıyor. Yeni işi ise Frank Sinatra üzerine olacak. Heyecanla bekliyoruz.

Sinema üzerine de iki çalışma öne çıktı bu sene. İlki Marlon Brando’nun hayatı boyunca kendi kendine yaptığı teyp kayıtlarıyla montajlanmış Listen To Me Marlon. Amerikan sinemasının belki en büyük ikonu olan ve Godfather, Apocalypse Now gibi filmlerde efsane performanslara imza atmış aktörün kelimenin tam anlamıyla kendine özgü iç dünyası ve dünyaya karşı tavrı ilgiyi hak ediyor. Bu yıl belgesel Oscar’ının da en büyük adayı. Bir diğer ilgi çekici belgesel ise The Death of Superman Lives. 1990’larda Tim Burton Superman’i başrolünde Nicolas Cage ile çekseydi ne olurdu’yu anlatan yapım, bir nerd için tam bir hazine. Cage’in Superman kıyafetleri içindeki halleri, yapımcıların bir filmi nasıl etkileme gücünde olduklarını görmek enteresandı. Bir de I Am Chris Farley vardı. 1990’larda Saturday Night Live ile üne kavuşup genç yaşta aramızdan ayrılan fiziksel komedinin son kralının hem yeteneğine, hem kişiliğine hem de trajedisine tanık olmak önemli bir deneyimdi.

Not 1: Yeni olmayan ama bu sene tekrardan DVD’de yayınlanma şansı bulan harika belgesel serisi Decline of Western Civilization’ı da anmadan geçmemeli. Penelope Spheeris’in sırasıyla 1981, 1988 ve 1998’de yayınladığı 3 filmlik bu seri, Los Angeles müzik sahnesinin farklı dönemlerine ışık tutuyor. 1981’deki ilk film, Black Flag, Circle Jerks gibi grupların önderliğinde punk’a bakış atarken, 1988’deki 2. film Hair Metal’i anlatıyor, 1998’de ise çok daha samimi bir şekilde sokakta yaşayan punk’ların hikâyelerini anlattığı Gutter Punk’a yöneliyor. Hepsi harika olan belgesellerde her şey iyi kotarılmış. Özellikle 2. filmdeki Metalciler bayağı güldürüyor insanı. Kesinkes edinin.

Not 2: Sevgili Netflix’in giderayak paylaştığı Making A Murderer da 18 yıl boş yere hapis yatan Stephen Avery’nin hikâyesini 10 bölümlük bir seri olarak anlatıyor. Kurgu bir filmden çok daha inanılmaz olaylara tanık olduğumuz seriyi şiddetle tavsiye ederim.

Utkan Çınar / 27.12.2015



GERİ