karga awdio

2014'ten eleğin üstünde kalanlar #4

Gözden kaçırmış olabileceğiniz filmler

Son yıllar ve özellikle 2014 yine dizilerde olduğu gibi film dünyasında da kıyamet-sonrası, fütüristik yapımlarla doluydu. Çoğunluğumuzun haberdar olduğu popüler yapımların yanında gözden kaçırmış olabileceğiniz filmlerden ufak bir seçki yaptık. Seçtiğimiz filmler genelde insanın özündeki adalet ve şiddet dürtülerini, duygularını realistik hikayeler üzerinden veren yapımlardı.

Calvary

McDonagh soyadını duyduğunuzda bir durup bakmalısınız. İrlanda’nın yetenekli yönetmen-yazar ikilisindan Martin McDonagh In Bruges, Seven Psychopaths gibi işlerle zaten tanıdığımız sevdiğimiz biriydi. Ağabeyi John Michael McDonagh da bu seneki Calvary ile aynı derecede başarılı bir isim olduğunu kanıtladı. Has oyuncusu Brendan Gleeson’ın başrolünde olduğu film küçük bir İrlanda kasabasında din, iyilik, doğruluk kavramları üzerine gayet minimal, sert ve doğru bir yapımdı. McDonagh’nun bir önceki komedisi The Guard’ı da ayrıca tavsiye edelim.

 

Young Ones

Bu aralar Tom Hardy gibi Michael Shannon da ne film yapsa iyi iş çıkarıyor. Karamsar fütüristik yapım bolluğunda Young Ones vaha gibiydi. Jake Paltrow'un 2. yönetmenlik denemesi olan ve su sorununun ciddi boyutlara ulaştığı yakın gelecek Amerika’sında geçen yapım, spagetti western estetiğini bilimkurgu ve 2000’ler-güneyli-çorak-toprak fonlu film altyapısı ile çok iyi birleştiriyordu. Beylik mesajlara girmeyen filmde gene harika Shannon’un yanında genç Avustralyalı Kodi Smit-McPhee’nin de parladığını söylemeli. Ama filmin yıldızı robotik küheylanımızdı tabi.

 

Starred Up

Hapishanede hayatta kalma mücadelesi çok yabancı olmadığımız bir konu. David MacKenzie'nin yönettiği, Hunger (Steve McQueen) ve Bronson (Nicolas Winding Refn) gibi yapıtların gölgesindeki Starred Up; 2006’da This is England ile çıkış yapan, umut vaat eden genç İngiliz aktör Jack O’Connell, şu aralar favori adamlarımdan Ben Mendelsohn ve Rupert Friend’in (Homeland’deki Peter Quinn) katkılarıyla gayet realistik ve sağlam bir çalışmaydı. Siyah mahkumların terapi seansı da ayrı bir konuydu.

 

The Rover

Avustralya’lı yönetmen David Michod'yu, belgesel Solo ve muazzam Animal Kingdom’dan beri yakın takipteyiz. Bir başka karamsar fütüristik yapım olan The Rover, Michod’nun zamanın ruhunu uydurduğu bir yapımdı. Memleketlisi John Hillcoat’un The Road ve The Proposition’ını da hatırlatan filmde Guy Pearce, karakteri için fazla düzgün bir tip olsa da Twilight sonrası daha saygın bir kariyere yelken açan Robert Pattinson çok iyi bir performans ile karşımızdaydı. Mesajlar çok bariz, bir Animal Kingdom değil belki ama gene de fırsat verilir.

 

Blue Ruin

Yılın sürpriz filmlerinden. Kickstarter ile kotarılan Blue Ruin benzerlerine sık rastladığımız küçük kasaba şiddeti filmlerinden en öne çıkanıydı bu sene. Genç yönetmen Jeremy Saulnier’in 2007’deki Murder Party’den beri ilk çalışması olan yapım, Amerikan-vari bir kan davası hikayesini başrolündeki  Mason Blair’in de başarılı performansıyla pek izlenilir kılıyor. Kickstater’ın da son zamanların en hayırlı buluşlarından biri olduğunu da bir kez daha kanıtlıyor.

Utkan Çınar / 29.12.2014

 

Il Capitale Umano

Filmekimi'nde akılda kalanlardan biriydi Il Capitale Umano. Paolo Virzi'nin yönettiği film, İtalyan sinemasını takip edenlerin aşina olduğu Fabrizio Bentivoglio, Valeria Bruni Tedeschi gibi usta isimlerin başarılı oyunculukları ve ilk filminde güzeller güzeli Matilde Gioli'nin (galiba adını çok duyacağız yakın zamanda) akılda kalıcı performansıyla göz doldurduğu oyuncu seçimiyle takdiri hak ediyor. Bir gece, bir bisikletliye çarpan bir cip. İki farklı toplumsal statüdeki ailenin birbirlerine genç sevgililer olan çocukları, ailelerin tek ortak noktası değil. Hikâyeyi üç farklı karakterin yaşadıklarıyla, üç ayrı bölümde anlatan bir hayli başarılı kurgusu filmin en akılda kalan tarafıydı. İnsan Sermayesi para, hırs, açgözlülük, insan hayatının değersizliği gibi argümanlarla beslenen çok iyi bir sistem eleştirisi.

 

De Behandeling

Çok takip ettiğimi bir ülke değil Belçika. Ama arada karşımıa çıkan yapımların tamamının akılda kalıcı olduğunu belirtmek gerek. Baştan söyleyelim, De Bahandeling çok sert bir film. Zaten çocuk istismarı ve pornosu gibi bir konuyu başka türlü işlemek de mümkün değil. Yönetmen Hans Herbots çetrefilli bir konuyu hem çok iyi estetie etmiş, hem de gerilimli kurguyu finale kadar sürüklemeyi başarmış. Çocukluğunda erkek kardeşi istismar edilmiş ve kaybolmuş dedektif Nick Cafmeyer (Geert van Rampelberg), hayatını zindan eden bu kayıpla zaten yaşayamazken, şehirde yeni bir çocuk istismarcısı peydah olur. İlk çocuğun kaybının ardından, durmayacağı ve seri halde devam edeceği de belli olur. Baştan sona süren gerilimi ile bu yıl izlediğim en sert yapımlardan biriydi.

 

Salvation

Şöyle iyi bir western'e her zaman ihtiyaç duyuyorsanız, bir de İskandinav sinemasına merakınız varsa, mutlaka izlenmesi gereken bir film Salvation. Danimarkalı yönetmen Krintian Levring, 1870'lerin Vahşi Batı'sında, Danimarka'dan göç etmiş iki asker kardeşin hikâyesini tamamen İskandinav sineması refleksleriyle anlatıyor. Başrolde zaten her daim takipçisi ve hayranı olduğumuz Mads Mikkelsen var bir de. Daha ne olsun? Bir de Eva Green, Eric Cantona ve Hobbit serisinden tanıyabileceğiniz, döktüren oyunculuğuyla Mikael Persbrandt var. Cannes'da da gösterilen bu western, Vahşi Batı'nın sertliğini, Danimarka sertliğiyle birleştiriyor. Fena.

Tayfun Polat // 30.12.2014



GERİ